KİŞİSEL VE EVRENSEL BİR MÜZİK
di // pubblicato il 24 Novembre, 2011
İlhan Erşahin ve Arto Tunçboyacıyan, Türkiye caz sahnesine oldukça tanıdık bu iki isim, 21. Akbank Caz Festivali kapsamında düzenlenen bir konser için güçlerini birleştirdiler.
Türkiyeli bu iki müzisyen New York'ta yaşıyor ve müzik yapıyorlar. Birlikte çalmalarına kaynaklık eden mekan, Erşahin'in New York'ta kurduğu Nublu...

East Village'in harabe bir binasının bodrum katında kurulan bu club-house, uzun süredir birçok müzisyenin buluşma noktası olmanın yanı sıra, yeni müzik gruplarının doğmasına kaynaklık etmiş ve etmekte... Nublu, farklı kültürlerden gelen birçok müzisyen için, büyük şirketlerin ticari baskılarından uzakta, bağımsız ve deneysel müzik yapmak adına önemli bir mekan haline geldi. Daha sonra Nublu Records'a da dönüşen proje, aralarında İtalya'dan Calibro 35'in de bulunduğu birçok gruba destek verip, ''Ritornano Quelli di Calibro 35''in Amerika baskısını yayınladı. Yetmişli yıllar İtalyan polisiye film müziklerinin yeniden hayata geçiren bu projeyle gölgede kalmış dönem müziklerinin remake'ini post-modern bir dokunuşla gerçekleştiren grup Erşahin'in tarafından beğeniyle destekleniyor.
İlhan Erşahin yıllar önce Joe Lavano ile başlayan saksafon macerasını sayısız müzisyenle yürüttüğü projelerle sürdürdü. Erşahin'in Türkiye sahnesinde de rol almaya başlaması doksanlı yılların ortalarına denk geliyor. Birlikte çaldığı Our Theory, Wax Poetic ve Love Trio gibi gruplar da yine hep Nublu gecelerinin sonunda ortaya çıktı. Eklemli, çok katmanlı müziği, hayatında etkili olmuş birçok deneyimin izini taşıyor: geleneksel müzik, funk, elektronika...
Arto Tunçboyacıyan ise, ermeni ve anadolu müziklerinden etkilenerek onları evrensel bir boyutta harmanlayan bir perküsyoncu...
Love Trio'ya, İlhan Erşahin'in bas gitarda Jesse Murphy ve davulda ismi Tom Waits'le de anılan Kenny Wollasen'le birlikte oluştuğu; dub, elektronika, nu-jazz, drum bass türleri arasında gidip gelen grubuna, bu konserde Tunçboyacıyan eşlik edecek.
Konser öncesi müzisyenlere caz deneyimleriyle ilgili birkaç soru sorduk.

Türk cazı dediğimizde kaçınılmaz olarak çok katmanlı bir müzikten mi bahsediyoruz? Bu müziğin en yalın halinde bile bir sentez özelliğinin bulunduğu söylenebilir mi?
Tunçboyacıyan: Bu soruya cevap verebilmek için cazı iyi tanımlamak ve iyi algılamak gerekiyor. Caz deyince iki özellikten bahsediyoruz: biçim ve hayata olan reaksiyon. Ben bu ikinci özelliği kendime daha yakın hissediyorum, çünkü blues da böyledir, hayatta kafasına çekiçle vurulmuşların müziğidir. Caz ise blues'un entelektüel hali. Birçok müzisyen biçimsel olarak doğruyu yakalasalar da, bu ikinci önemli unsuru göz ardı edebiliyorlar. Neyin temsil edildiği ve ne için müzik yapıldığı iyi kavranmalıdır. Ben buradan hareketle kendimi 'avangard folk' sanatçı olarak tanımlıyorum. Nereden geldiğini unutmamak ama yarını düşünerek ve düşleyerek müzik yapmak. Yani cazın bir ülkesi ya da yöneldiği bir yer yoktur. Önemli olan onu hayatın sesi yapmaktır. Bireysel birşeydir, hayalleri yansıtır. Ben geleneksel bir müzik aramıyorum, ama onun lezzetini alarak onu öznel bir zeminde evrenselleştiriyorum.
Erşahin: Bugün genel anlamda müzik sentezlerle ilerliyor. Türk müziği de güçlü bir müzik olduğundan bu şekilde zenginleştirilmesi gerekir. Bizim yaptığımızın bir sentez olduğu doğru ama ben zaten hayatımı böyle yaşıyorum. Yatığım müzik yaşadığım, bildiğim toplumların, gezdiğim yerlerin etkilerini taşıyor. Tabii bir de New York'un etkisi var, yani bilinçli de bir tercih. Bir çok farklı müzisyenle tanışabiliyor, birlikte çalabiliyoruz: melez bir müzik ortaya çıkmasında bunun gibi çeşitli faktörlerin etkisi var.
Nublu'nun da bunda büyük etkisi oldu tabii ki. Biraz bahseder misiniz, Nublu nasıl doğdu? Amacına ulaştı mı?
Erşahin: Nublu bir konser salonundan ziyade bir club-house biçiminde doğdu. Belki ilk defa orada bir araya gelen ve birkaç performansın ardından grup kurup birlikte çalmaya devam eden oluşumlara ev sahipliği yaptı. Birçok doğaçlama, birçok yeni üretim. Bu şekilde birçok yeni tarz doğdu, bazen karmaşık ama her zaman kendine özgü. Burada çalan müzisyenlerin en önemli ortak özelliği herhangi bir müzisyen olmamaları ve gerçek sanatçılar olmalarıydı. Burada amaç bildiğimiz şarkıları çalıp kendimizi mutlu etmek değil ama birlikte çalabilmenin güzelliklerini yaşayabilmekti.
Calibro 35 mesela böyle, Nublu'nun önemli gruplarından biridir. Jovanotti'yle de birlikte çaldık, yani İtalya'yla da iletişim içerisindeyiz.

Peki size göre 90'lı yıllarla bugün arasında Türkiye izleyicisinde nasıl bir değişiklik var? Eskiden underground bir kitleye çalıyordunuz, bugünse neredeyse popülersiniz. Bu dönüşümü neye bağlıyorsunuz?
Erşahin: Evet, dinleyici sayımız gittikçe arttı, çünkü dürüst müzik yapıyoruz. Zamanla insanlar sizi keşfediyor ve izlemeye başlıyorlar. Radyoda ya da televizyonda kolay rastlanabilecek bir müzik değil, bu yüzden biraz çaba gerektiriyor. Bugünün gençleri daha açıklar, yeni şeyler keşfetmek, dinlemek istiyorlar, arayış içerisindeler. Tabii İstanbul da son 15 yılda çok değişti, birçok yeni etkinlik var ve gençler de buna uyum sağladılar. Algılanma biçimimiz de bu şekilde değişti.
Bu geceki konser hakkında neler söylemek istersiniz?
Erşahin: Love Trio Nublu'nun ilk grubu, 9 yıl önce kurduk ve Hemen her hafta çaldık. Proje küçük bir labarotuvar gibi başlayarak, zamanla gelişti. Arto'yla tanışmam yakın bir zamanda oldu, ona birlikte çalmayı teklif ettim, müzikal anlamda çok iyi anlaştık.
Tunçboyacıyan: Bir senedir birlikte takılıyoruz. Birlikte çaldığımız müziği tanımlamam çok zor, ama iyi birşey olduğunu söyleyebilirim. Bu gece Love Trio şarkılarını çalacak ve ben üzerine doğaçlama yapacağım. Hata yapma riskimiz yok, çünkü hepimiz hatalarımızı dahi doğru kullanmayı bilen müzisyenleriz.