Istanbul: bienal başliyor (1.bölüm)
di // pubblicato il 24 Settembre, 2011
Onikinci İstanbul Bienali Adriano Pedrosa ve Jens Hoffmann küratörlüğünde 'İsimsiz' adıyla birkaç gün önce başladı ve buna paralel olarak birçok galeri sergilerini aynı döneme denk getirdi. Şehir bir karnaval alanına dönmüş durumda. İstiklal Caddesi boyunca uzanan galeriler herkesi kendine çekiyor ve bu galeriler sanatseverler için birer buluşma noktası olma özelliği taşıyor. İçlerinde sanatçıların, küratörlerin, sanat tarihçilerinin, gazetecilerin bulunduğu 4000'den fazla yabancı ziyaretçi de İstanbul'un güncel sanatın yeni merkezlerinden biri olduğunu bir kez daha kanıtlar nitelikteler.
Yıllar boyunca bir modern sanat müzesine kavuşamayan İstanbul'da bienal; güncel sanata meşruiyet ve görünürlük kazandırmanın yanı sıra, İstanbul'u sanatsal anlamda canlı ve dinamik bir bölgeye dönüştürüp, yeni mekanların doğmasını ve gelişmesini sağlıyor, yeni oluşumlara ilham ve cesaret veriyor.
İstanbul Bienali kar amacı gütmeyen bir kurum olan IKSV tarafından düzenleniyor. IKSV 1973 yılında, aralarında Nejat Eczacıbaşı'nın bulunduğu bir grup iş adamı tarafından kurulmuş, devletin sanatı merkeziyetçi sistemiyle Ankara'dan yönettiği ve yerel politikaları yeterince desteklemediği dönemlerde bu açığı kapatan bir vakıf halini almıştır. Devlet yerine özel sektör destekli bir sanatın negatif noktalarının olması kaçınılmazdır. Fakat herşeyden önemlisi bienal Türkiye'de üretilen güncel sanatın görünürlüğünü arttırmış ve yıllar boyu sadece Türk sanatçılarla sadece Türk izleyici kitlesine hitap eden bir çok tutucu sanat galerisinin zihniyetinde kırılmaya yol açmıştır. Eğer bugün Türkiye'de güncel sanat yerellikten uluslararası olana doğru bir evrilme yaşadıysa, bu da yine bienalin ürünüdür. Hatta 2000'li yıllara gelindiğinde Türkiye'de gerçek bir güncel sanat pazarından söz etmek mümkündür. 2004 yılında İstanbul Modern'in ve daha sonra bağımsız ve muhalif sanatçıların da eserlerini sergileyebilecekleri alternatif mekanların açılmasıyla bu durum daha da güç kazanmıştır.
Bienale paralel düzenlenen sergileri gezmeye Pilot'la başlıyorum. 70'lerin popüler bir gece kulübünün dönüştürülmesiyle kurulan galeri, açılışını ve ilk sergisini bienal açılışından bir gün öncesine denk getirdi. Aslında Pilot'un arkasında yatan proje, yine Azra Tüzünoğlu yönetiminde, Outlet ismiyle dört yıldır varlığını sürdürmekteydi. İsminden de anlaşılacağı gibi Outlet, çeşitli nedenlerle eserlerini Türkiye'de sergileme olanağı bulamayan birçok bağımsız sanatçıya ev sahipliği yapmıştı. 90'lı yıllar; sıcak politik ortamın yanı sıra, 80'lerde darbeyle gelen suskunluğun ardından bastırılmış olan birçok şeyin ifade edilmeye başlandığı yıllar olup, sanatsal anlamda da muhalif bir kuşağın doğmasını sağlamıştı. Bu sanatçılar eserlerini yurt dışında geniş bir alanda dolaşıma sokmuş, fakat bunları Türkiye'de sergileyebilmek için 2000'li yılları beklemek zorunda kalmışlardı.
İşte Pilot -Outlet'in yeni hayat bulmuş hali- tam da bu amaçla kuruldu. ''95 kuşağı'' denen akımın önemli aktörlerinden Halil Altındere'nin, Türkiye Güncel Sanatı'na oldukça aşina bir isim olan Rene Block küratörlüğündeki sergisi ''Dans Etmediğim Devrim Benim Değildir.'' sergisiyle kapılarını açtı. Milliyetçilik karşıtı işleri ve kıyıda kalmış karakterler üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan sanatçının bu ilk solo sergisinde geniş bir yelpazede yer alan toplumsal konular ve medyumlar üzerinden işlerini görmek mümkün. Altındere, popüler olanı kimi zaman fetişleştirerek, kimi zaman ironik biçimde dönüştürerek sanat galerisine taşımakta. Galerinin orta yerine yerleştirdiği, bir zamanların popüler oyuncağı polis arabasıyla polis-devlete dokundurmakta, yakınına yerleştiği altın kaplama dört yöne bakan güvenlik kameralarıyla ''kontrol toplumu''nun nasıl da kutsallaştırıldığını sorgulatmakta.
Homofobi ve transfobi karşıtı duruşunu üç fotoğraf üzerinden dile getirmekte. Birlikte çalıştığı üç transeksüel modelden birinin üzerinde Türk bayrağını sembolize eden bir t-shirt var, bir diğeri sadece popüler kültür üzerinden değer bulabilen ve 'sempatik' özellik taşıyan bireyler olduklarını ifade edercesine 'Miss Understood' kraliçesi seçilmiş ve üçüncüsü ise seksi hemşire kostümüyle arzu nesnesiyle nefret nesnesini aynı noktada kesiştiriyor.

Altındere, Türkiye auteur sinemasının en önemli isimlerinden Metin Erksan'ın üç filminden aldığı üç çarpıcı kareyi aynı setler üzerinden fotoğrafa aktararak yönetmene saygı duruşunda bulunuyor. Erksan'ın, imaja olan saplantı derecesindeki aşkını konu alan 1965 yapımı Sevmek Zamanı filminin en güçlü sahnelerinden birinin yine bir imaj üzerine aktarılması oldukça anlamlı gözüküyor.

Sanatçının medyumlar arası çalışmaları kendini yağlıboya üçlemesinde de göstermekte. Yakın dönem Türk tarihininin, ait oldukları döneme dair çok şey söyleyen bu üç karesi, gazetelerde popüler olmuş fotoğraflardan alınıp birebir tuvale aktarılmış. President, First Lady ve Prime Minister ismini taşıyan bu üçleme, sanatçının, devlet yönetiminin farklı katmanlarında yer alan aktörleri, ortak bir araç olan silahla birbirine bağlamasını, ancak, bu silahın kullanımlarının dönemsel olarak ne kadar farklılaştığını açığa çıkarmasını içeriyor.
Altındere'nin diğer işlerinden, aralarında 2007'de Documenta 12'de gösterilen Dengbejler videosunun da yer aldığı Mezopotamya Üçlemesi de görülmeye değer. Altındere, kaybolmakta olan bu Kürt sözlü geleneksel kültüre, geleneksel ve modern ile oynadığı ironik bir oyunla bakıyor.

Bienale doğru ilerlerken İstiklal Caddesi boyunca galeriler arasında yapacağım gezi bir sonraki yazımda devam edecek.