Istanbul: bienal başliyor (2.bölüm)
di // pubblicato il 07 Ottobre, 2011
Türkiye güncel sanatı adına en önemli isimlerden biri olan Kutluğ Ataman’ın kişisel sergisi Mezopotamya Dramaturjileri, bienal dönemine paralel olarak 15 Eylül’de açıldı. Kutluğ Ataman’ın videolarında hikayeler dinleriz. Gerçekle kurgu arasındaki sınırı zorlayan bu bölünmüş hikayeler, kimi zaman bölünmüş kimliklere aittir.
Ataman, kahramanlarının en dibine sokulur, kimliklerin hikayelerle birlikte yeniden üretimine, kurgulanışına tanık olur. Daha sonra bu hikayeleri sayısız parçaya bölerek, bu küçük parçacıkları izleyicinin içine nüfuz ettirir. Kimliğin ve hikayenin bölünebilirliğini, bölünerek çoğalabilirliğini gözler önüne serer. Anlatıyı bir heykel gibi kurgulayarak ve onların üç boyutlu kullanımından yararlanarak, ekranları çoğu kez izleyicinin hikaye karşısındaki konumunu belirleyecek şekilde şekillendirir. İzleyici kimi zaman, bölünmüş ekranlar aracılığıyla kendini bu hikayelerin aralarından geçerken, kimi zaman tepesinde dağınık dizilmiş halleriyle onlar tarafından himaye altına alınmış, kimi zaman hikayeden dışlanmış, kimi zaman evindeki koltuğunda onu karşısına almış ve dinliyor konumda, kimi zaman da hikayeler kaosu arasında spontan tercihler yapma zorunluluğu içerisinde bulur. 1999 Venedik Bienali'de Peruk Takan Kadınlar'la de hatırlanacak olan Ataman'ın Arter Sanat galerisindeki sergisi Mezapotamya Dramaturjileri adını taşıyor. Sergi, Türkiye'den önce Roma’daki Maxxi'nin açılışında Cristiana Perrella küratörlğünde gerçekleşti. Tarih boyunca sürekli yıkımın ve yeniden inşanın gerçekleştiği Mezopotamya'yı, çatışma içinde olan Doğu ve Batı arasında coğrafi ve kültürel anlamda sınır çizgisi olarak gören, bu anlamda bu coğrafyayı bir gerilim noktası olarak yorumlayan Ataman (Cristina Perrella ile yaptığı röpotjda), buradan hareketle yakın tarihe bakarak Türkiye modernleşmesine, doğu ile batı, modernite ile gelenek, küreselle yerel karşıtlığı gibi konulara eğiliyor, tarihe karşı meydan okuyan, onu terse çeviren hatta bazen onunla dalga geçen bir duruş sergiliyor.

Serginin ilk katında görünen çarpıcı işlerden Kubbe'de tavana yansıtılmış Türk genci tiplemeleri, Rönesans meleklerini yansıtırcasına, masmavi gökyüzünden bir bir geçmekteler.
Karşılarında bulunan, Ataman’ın aile arşivinden bulduğu fotoğraf; odaklama, merkeze alma, çerçeveleme mantığını, çerçevelenen şeyin içinde taşıdığı hiyerarşi ve iktidara uyarlama uğruna yıkmasıyla, hatta bir hata yaratmasıyla Ataman'a sergide büyük ilham kaynağı olmuş. Türk modernleşmesinin simgesi Türk ordusu ve tam ortasındaki general figürünün bulunduğu bu fotoğraf, Çerçeve, kadraj kurallarını es geçerek, daha düşük rütbeli bazı yüzlerin kesilmesine neden olmuş.

Video heykellerden en çarpıcı olanlardan biri, hiç şüphesiz yakın plan konuşmayan yüzlerden oluşan Kule. Ataman her bir yüz için ayrı bir ekran tasarlanmış. Hikayelerini anlatacak dilleri kalmamış gözlerin arasında, Ataman'ın deyişiyle anlatının sıfır noktasına ulaşmış bireyler sadece bakışlarıyla anlattıkları hikayelerle yükselen sessiz bir heykel, yapıt oluşturuyorlar. Erzindan'dan insan portrelerine ait olan bu bakışlar ve bu susmuşluk, günümüzdeki politik kültürel baskılara dair önemli izler taşımakta.

Bir mokumentary (sahte begesel) tadında çekilen Aya Seyahat adlı filmde, Erzincan'un bir köyünden minare aracılığıyla aya gitmek isteyen köylülerin tanıklıkları fotoğraflar aracılığıyla dile getiriliyor. 50'li yıllar ve Türk modernleşmesinin katılığında içine kapanan bir köy halkı, demokrat bir liderin oy toplamak için verdiği vaadleri zamanla kulaktan kulağa, saptırarak, aralarıdan dört kişinin en büyülü hayaline dönüştürür. Tüm sessiz kalmışlığın tek bir kaçış yolu vardır: Ay. Bu macerayı yorumlayanlar ise, sağ taraftaki diğer ekranda görünen, hikayeyi açıklığa kavuşturup, onun gerçek olma ihtimali üzerine fikirler yürüten Türkiye'nin tanınmış akademisyenleri, bilim insanları. İkiye bölünmüş ekranda verilen hikaye bir bakıma, kurmaca ile reel, geleneksel ile modern, irrasyonel ile rasyonel, yerel ile global arasına sınır çekmiş gibi.

Bir yanda köylülerin ağzından bir minareyle uzaya gitmenin fantastik hikayesini dinlerken, diğer ekranda gördüğümüz çeşitli uzman ve akademisyenlerin konuya dair yaptığı okumaları ve getirdikleri açıklamaları belgesel biçiminde dinleriz. Fakat asıl ilginç olan bu iki ekrandaki anlatıların, söz konusu zıtlıkları kendi içlerinde de görünmez hatlarla da olsa yaşıyor olmaları. Dönem Türkiyesi'ne dair barındırdıklarıyla bir belge niteliğinde olsa da Ataman, klasik anlamdaki belgesel tanımından uzak duruşuyla, gerçekle kurgunun gidiş-gelişlerini gözler önüne seriyor. Bir yandan da tarihin nasıl da inşa edilmiş, kurgulanmış birşey olduğunu gözler önüne seriyor.
